Yeni
Çocukken LEGO ile oynarken yaptığım şeyin yıllar sonra mesleğimin önemli bir parçası olacağını bilmiyordum. O zaman önümde renkli plastik parçalar vardı. Bugün parçalar biraz farklı. Yıllar boyunca biriktirdiğimiz deneyimler var. Başarılı projeler var. Hatalar var. Başka şirketlerde gördüğümüz iyi fikirler var.
Önder TellioğluGründer & Business DesignerDieser Beitrag ist in dieser Sprache noch nicht erschienen — Sie lesen das türkische Original.

Çocukluğumdan beri LEGO ile ilgilenirim. Beni tanıyanlar için "ilgilenirim" sanırım biraz hafif bir tabir olarak kalmış olabilir. Ben bir LEGO aşığıyım. 3 yaşından beri önüme parçaları döker ve tamamen kafama göre bir şeyler yapardım. Hayal gücümle birleştirdiğim parçaların yarattığı oyunlardan keyif alırdım. Yaşım büyüdükçe kutunun üzerindeki modelden çok, o parçalarla benim ne yapabileceğim ilgimi çekmeye başladı. Bir parça bugün bir arabanın kapısı olurdu, yarın bir binanın, başka bir gün hayalimde kurduğum bambaşka bir dünyanın. İşte bu yüzden büyüdükçe LEGO ile ilişkim biraz değişti. Önce tasarımcının ne düşündüğünü, parçaları neden o şekilde bir araya getirdiğini anlamaya çalışıyordum. Kılavuz ne dediyse modeli öyle yapmaya başladım. Yine de çoğu zaman sonunda küçük bir değişiklik yapmadan duramıyordum. Modele bana ait bir detay ekliyor ya da bitirdikten bir süre sonra modeli bozup parçalarından tamamen farklı bir şey yapıyordum. Bugün geriye baktığımda bunun yalnızca çocuklukta başlayan bir hobi olmadığını fark ediyorum. Aslında bu benim düşünme biçimimmiş. LEGO’dan CRM’e, yazılım geliştirmeden yapay zekaya uzanan bir düşünme biçimi.
Önce sistemi anlamak. Sonra parçalarını görmek. Sonra onları yeniden birleştirmek.
Ve sanırım iş hayatım boyunca da LEGO oynamayı hiç bırakmadım. Sadece parçalar değişti ama oyun değişmedi. Bu durumu ilk fark ettiğim yerlerden biri sunum hazırlarken oldu. Bazen önemli bir toplantıya dakikalar kala sunum üzerinde çalışıyor oluyordum. Normal şartlarda bunun pek övünülecek bir çalışma yöntemi olmadığını kabul ediyorum. Son on dakika, proje yönetimi metodolojisi sayılmaz. Tavsiye olarak almayınız. Ama ilginç olan şu ki bazen çok kısa sürede hazırladığım bu sunumlar beklediğimden çok daha güçlü sonuçlar veriyordu. Çünkü çoğu zaman aslında o sunumu son on dakikada hazırlamıyorum. Parçalarını çok daha önce beynimde toplamış oluyorum. Aylar önce gördüğüm bir ekran, başka bir müşteride yaşadığımız problem, yıllar önce geliştirdiğimiz bir çözüm, bir toplantıda duyduğum cümle, farklı bir sektörde karşılaştığım iş modeli, okuduğum bir yazı, kullandığım bir uygulama. Bunların hepsi zihnimde birer parça olarak duruyor. Yeni bir problemle karşılaştığımda sıfırdan düşünmeye çalışmak yerine o parçaları masaya döküyorum. Ve bazen daha önce birbirleriyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünen iki parçanın, yan yana geldiğinde çok anlamlı bir şey oluşturduğunu fark ediyorum. Belki de bu yüzden inovasyonu hiçbir zaman yalnızca yeni bir şey icat etmek olarak görmedim. Bence inovasyonun çok daha sık karşılaştığımız başka bir biçimi var o da var olan parçalar arasında daha önce kurulmamış bir ilişki kurmak. Steve Jobs'ın "noktaları birleştirmek" fikrini hep sevmişimdir. Konuşmasını dinleyenler bilir ki geçmişte birbirinden bağımsız görünen deneyimlerin yıllar sonra nasıl anlamlı bir bütün oluşturduğunu anlatır. Bu konuşmayı dinledikçe zaman içinde şunu da düşünmeye başladım, belki mesele yalnızca noktaların bir gün birleşmesini beklemek değildir. Hangi noktaları birleştireceğimizi seçmek de tasarımın bir parçasıdır. Çünkü önümüzde aynı noktalar olsa bile hepimiz aynı çizgileri çekmeyiz. Birisi teknolojiyle perakendeyi birleştirir. Bir başkası oyun tasarımıyla eğitimi. Bir başkası yatırım piyasasında gördüğü bir yapıyla global satın alma problemini. Noktalar aynı olabilir. Çizdiğimiz bağlantılar farklıdır.
Hayatımda bunun çok erken bir örneği aslında eğitim dönemimde vardı. Ticaret Meslek Lisesinde okudum. O yıllarda girişimcilik, hukuk, muhasebe, işletme gibi dersler aldım. Açıkçası o gün bu birbirinden farklı noktaların yıllar sonra hayatımda nasıl birleşeceğini bilmiyordum. Ama iş hayatına girip kendi işimi kurduğumda fark ettim ki o derslerin hiçbiri aslında birbirinden bağımsız değilmiş. Muhasebe, işletme, iş hukuku, girişimcilik ve niceleri... Şirket kurduğunuzda hepsi aynı masaya geliyor. Bir sözleşme yaparken hukuk devreye giriyor. Bir yatırım kararı alırken finansal düşünce. Bir ekibi büyütürken işletme bilgisi. Bir fırsatı değerlendirirken girişimcilik. Ve sonunda hepsi tek bir yapının parçasına dönüşüyor. Bugün geriye dönüp baktığımda meslek lisesinde aldığım o derslerin aslında bana yalnızca bilgi vermediğini düşünüyorum. Sanırım girişimci olmamın ve emek harcayarak üretmenin keyfini tatmamın temellerini de orada almıştım. Tıpkı LEGO gibi bana farklı parçaları aynı sistemin içinde görmeyi öğrettiler. O gün noktaların birbirine nasıl bağlanacağını bilmiyordum. Ama yıllar sonra kendi şirketimi kurduğumda çizgi görünür hale geldi. Belki de hayatın ilginç tarafı bu. Bazı parçaları neden topladığımızı onları toplarken bilmiyoruz. Anlamlarını çoğu zaman çok sonra fark ediyoruz.
Bazen çözüm başka bir sektörde saklıdır.
Yıllar içinde farklı sektörlerde projeler yaptıkça ve farklı domain bilgileri edindikçe bir şeyi fark etmeye başladım. Bir sektörde yıllardır normal kabul edilen bir yöntem, başka bir sektörde radikal bir fikir gibi görünebiliyor. Çünkü sektörler kendi domainlerinde kendi dillerini oluşturuyor. Kendi kavramlarını, ekranlarını, süreçlerini ve alışkanlıklarını yaratıyorlar. Bir süre sonra herkes problemi aynı şekilde görmeye başlıyor. Daha kötüsü, çözümün de yalnızca o sektörün alıştığı biçimde olabileceğine inanıyor. Ben ise farklı sektörlerde çalışmanın sağladığı avantajla çoğu zaman başka bir soru sormayı sevdim. "Bu sektörde bunu nasıl yapıyorlar?" yerine bazen "Buna yapısal olarak benzer bir işi başka nerede, ne yaptık?" Bu küçük fark, tasarım alanını inanılmaz ölçüde genişletiyor. Bir eğitim şirketi için geliştirdiğimiz çözümün, yıllar sonra büyük bir beyaz eşya üreticisinin ihtiyacını dinlerken karşımıza çıkan problemle aslında aynı yapısal temele dayandığını fark ettik. Sektör tamamen farklıydı. Kavramlar farklıydı. Kullanıcılar farklıydı. Ama parçalar? Eğitimde başka anlama gelen bir kavram, üretim şirketinde satın almada başka bir kavrama karşılık geliyordu. İsimleri değiştirdik. İlişkileri yeniden yorumladık. Akışı yeni probleme göre uyarladık. LEGO'daki aynı parçanın bir modelde duvar, başka bir modelde kanat olması gibi. Parça aynıydı. Görevi değişmişti. Bence yazılım geliştirmede en değerli yeteneklerden biri tam olarak burada ortaya çıkıyor: Çözümün adına değil, yapısına bakabilmek.
Sonra CRM ile tanıştım.
CRM dünyasına girdiğimde beni etkileyen şey yalnızca müşteri yönetimi değildi. Hatta zaman içinde CRM'in benim için değerinin "müşteri ilişkileri yönetimi" tanımının çok ötesinde olduğunu fark ettim. Ben CRM'in arkasında başka bir şey görüyordum. Bir dönem moda olan XRM, yani "anything relationship management" kavramı. CRM gözlüğü ile bakınca sektörlerde ve işletmelerde gördüğüm şey, bir şeyler inşa edebileceğim parçalardı. Müşteri bir varlık. Firma bir varlık. Fırsat bir varlık. Ürün bir varlık. Aktivite bir varlık. Varlıklar arasında ilişkiler kurabiliyordum. Süreçler tanımlayabiliyordum. Kurallar oluşturabiliyordum. Ekranları değiştirebiliyordum. İş akışları tasarlayabiliyordum. Başka sistemlerle konuşturabiliyordum. Ve en önemlisi, elimdeki parçaların üzerine yenilerini ekleyebiliyordum. Microsoft Dynamics ile tanıştığımda beni etkileyen taraflarından biri tam olarak buydu. Karşımda bitmiş ve bunu böyle kullanacaksın diyen kapalı bir yazılım yerine, güçlü bir standart sunan ama aynı zamanda o standardın üzerinde kendi dünyamı kurmama izin veren bir platform vardı. Bu bana çok tanıdık geldi. Çünkü çocukken yaptığım şey de buydu. Parçaların belirli bir ahengi vardı. Birbirlerine nasıl bağlanacaklarının kuralları vardı. Ama ne yapacağımı LEGO söylemiyordu. Hayal gücüm söylüyordu. Burada yıllar içinde öğrendiğim önemli bir şey daha var. Özgürlük, kuralsızlık demek değil. LEGO'nun belki de en güzel tarafı budur. Parçaları istediğiniz gibi birleştirebilirsiniz ama parçaların birbirine bağlanmasını sağlayan çok net bir sistem vardır. O küçük parçaların ölçüsü bile bellidir. Tam da bu standart sayesinde binlerce farklı parça birbiriyle çalışabilir.
Bence iyi yazılım platformlarında da benzer bir durum var. Veri modelinin bir mantığı var. Güvenlik modelinin kuralları var. İş akışlarının çalışma biçimi var. Özetle platformun sınırları var ve bu sınırlar yaratıcılığı azaltmak yerine, aslında daha özgür tasarım yapabilmemizi sağlıyor. CRM üzerinde yazılım geliştirme deneyiminin bana öğrettiği en önemli şeylerden biri de kavramların isimlerine fazla bağlanmamak oldu. Bir varlık bir projede "Fırsat" olabilir. Başka bir yerde "Başvuru". Bir diğerinde "Proje", "Demo", "Ön Satış Kaydı" veya o sektöre özgü tamamen farklı bir kavram. Aynı şey süreçler için de geçerli. Bir satış fırsatının aşamalar arasında ilerlemesiyle bir başvurunun değerlendirme sürecinden geçmesi ilk bakışta birbirinden tamamen farklı görünebilir. Ama biraz yukarıdan baktığınızda ortak yapıyı görmeye başlarsınız. Çünkü yapıyı doğru anlarsanız elinizdeki parçaları çok daha özgür kullanabilirsiniz. Farklı sektörlerde çalışmanın bir başka güzel tarafı da insanlara alışık olmadıkları çözümleri gösterebilmek. Bazen bir müşteriye kendi sektöründen bir örnek gösterdiğinizde çok şaşırtıcı bir sonuç alamazsınız. Çünkü zaten ona benzer şeyleri görmüştür. Ama başka bir sektörde çalışan bir modeli getirip onun problemine uyarladığınızda konuşmanın şekli değişir. İlk tepki bazen "Bizim sektörde böyle yapılmıyor." olabilir. Benim ilgimi çeken cümlelerden biri de özellikle budur. Çünkü arkasından sorulabilecek çok güzel bir soru vardır: "Neden?" Gerçekten yapılamadığı için mi? Regülasyon nedeniyle mi? İş modelinin doğası gereği mi? Yoksa yıllardır kimse başka türlü düşünmediği için mi? Bu sorular arasında büyük fark var. Bazen gerçekten değiştirilemeyecek bir kural bulursunuz. Ama bazen karşınıza çıkan şey yalnızca alışkanlıktır. Ve tasarım çoğu zaman tam orada başlar.
CRM teknolojilerinin yıllar içindeki gelişimini izlediğimde de benzer bir dönüşüm görüyorum. Başlangıçta odağımız daha çok müşteri, satış, aktivite, servis ve kampanya gibi klasik CRM kavramlarıydı. Bugün ise CRM platformlarının çevresindeki dünya çok daha büyük. Cloud servisleri, low-code araçları, mobil uygulamalar, ödeme sistemleri, veri platformları ve elbette yapay zeka. Artık mesele yalnızca CRM ekranına yeni bir alan eklemek değil. Bir müşterinin bütün yolculuğunu tek bir noktadan tanımlayabiliyoruz. Bir olayın başka bir sistemi tetiklemesini sağlayabiliyoruz. Fiziksel dünyadaki bir hareketi dijital sürece bağlayabiliyoruz. Veriyi farklı sistemlerden toplayıp anlamlandırabiliyor, ardından bu anlamı yeniden aksiyona dönüştürebiliyoruz. Yani LEGO kutusu büyüdü. Hem de oldukça fazla. Fakat burada yeni bir problem ortaya çıktı. Artık sorun parça bulmak değil. Bugün teknoloji dünyasında neredeyse her problem için bir parça var. Hatta birkaç dakika içinde daha önce günler sürecek bir prototip oluşturabilirsiniz. Bu inanılmaz bir imkan. Ama aynı zamanda tehlikeli. Çünkü çok fazla parçaya sahip olmak, ne yapacağınızı bildiğiniz anlamına gelmiyor. Bir kutunun içinde on bin LEGO parçası olması sizi otomatik olarak iyi bir tasarımcı yapmaz. Asıl mesele hala aynı, Hangi parçayı, neden, neyle birleştireceksiniz? Teknoloji geliştikçe teknik kapasitenin önemini kaybettiğini düşünmüyorum. Asıl değer, teknolojiyle iş, sektörle sektör, veriyle süreç ve ihtiyaçla gerçek problem arasında bağlantı kurabilmekte.
Belki önümüzdeki dönemin en değerli insanları her teknolojiyi en ince detayına kadar bilenler değil, farklı dünyaları anlayıp onların arasında bağlantı kurabilenler olacak. Biraz teknoloji. Biraz sektör bilgisi. Biraz müşteri deneyimi. Biraz tasarım. Biraz veri. Biraz ticaret. Biraz insan davranışı. Bana göre inovasyon giderek daha fazla burada gerçekleşecek. Bugün hala LEGO yaptığımda önce sistemi anlamaya çalışıyorum. Sonra bir parçanın yerini değiştiriyor, bir detay ekliyor, kendi yorumumu katıyorum. Profesyonel hayatımda yaptığım şey de aslında çok farklı değil. Her şeyi sıfırdan yapmak zorunda değiliz. Bizden önce kurulmuş sistemleri anlamak çok değerli. Standartları bilmek değerli. Microsoft Dynamics gibi güçlü platformların bize sunduğu yapıları kullanmak değerli. Ama bunların hiçbiri düşünmenin yerini almıyor. Çünkü sonunda birilerinin parçaları eline alıp şu soruyu sorması gerekiyor "Bununla başka ne yapabiliriz?”. Çocukken LEGO ile oynarken yaptığım şeyin yıllar sonra mesleğimin önemli bir parçası olacağını bilmiyordum. O zaman önümde renkli plastik parçalar vardı. Bugün parçalar biraz farklı. Yıllar boyunca biriktirdiğimiz deneyimler var. Başarılı projeler var. Hatalar var. Başka şirketlerde gördüğümüz iyi fikirler var. Ama sanırım ben hala çocukken yaptığım şeyi yapıyorum. Parçaları masaya döküyorum. Onlara tek tek bakıyorum. Birbirleriyle ilgisiz görünenlerin arasında bağlantılar arıyorum.
Çünkü yıllar içinde öğrendiğim bir şey varsa o da şu: Yeni bir şey yaratmak için her parçanın yeni olması gerekmiyor. Bazen ihtiyacınız olan bütün parçalar zaten önünüzdedir. Sadece henüz kimse onları o şekilde bir araya getirmemiştir.




